"Enter"a basıp içeriğe geçin

Salât, Namaz ve Namaz Vakitleri

Kur’ân-ı Kerîm’de salât şeklinde geçen sözcüğün Farsça’daki namaz kavramı ile ilgisi neye dayanıyor? Kur’ân-ı Kerîm’de namaz bugün bilinen/kılınan şekliyle/rükünleriyle var mı? Kur’ân-ı Kerîm’de geçen namaz vakitleri nelerdir?

Bunlar ve benzeri soruların cevabını bulmak, namaz konusunu anlamak ve anladıktan sonra gereğini yapmak üzere bir araştırma yaptım. Yaptığım araştırma neticesinde elde ettiğim bilgileri yazıya dökmek istedim. Bu yazıda, öncelikle âyetlerdeki salât ile namaz ilişkisini anlamaya, daha sonra namazın kılınış biçimine ve son olarak namaz vakitlerine değineceğim.

SALÂT NEDİR? NAMAZ NEDİR?

Kur’ân’da namaz sözcüğü hiç geçmez. Namaz Farsça bir sözcüktür. Türkler de Farsça’dan alıp kullanmıştır. Bu sözcüğün Sanskritçe’den ve eski İran dilinden olduğuna dair bilgiler olsa da sözcüğe verilen anlam itibariyle her iki bilgide bir tezat bulunmamaktadır. Kur’ân çevirilerinde salât sözcüğü çevrilirken genel bir uygulama olarak namaz şeklinde çevrilmiştir. Kur’ân üzerine çalışanlar tarafından bu iki sözcük gereksiz yere çatışmacı bir üslupla ele alınmaktadır. Kimi “Namaz yok, salât var”, kimi de “1400 yıldır kılınan namazı nasıl yok sayabiliriz?” gibi iddialarla hem âyetlerde sözü edilen “salât” öğüdünü manasız bir yere çekmekte, hem de bu soruları soran kişilerce araştırmadan atalardan devralınan bir ritüel bilinçsizce tekrar edilmektedir. Oysa her iki sözcüğün de anlamı, netice itibariyle “dua”dır. Salât ve namaz sözcüklerini etimolojik bakımdan incelediğinizde her ikisinin de selamlama, dua etme, ibadet etme gibi anlamları olduğunu görebilirsiniz. Bu nedenle “Kur’ân’da bize öğütlenen salât mıdır, namaz mıdır?” gibi kısır bir tartışmaya katkıda bulunmaktansa “Kur’ân’da salât, Türkçe’de ve günümüzde namaz olarak isimlendirilen eylem nedir ve nasıl yerine getirilir?” sorusuna net bir cevap bulmak bana daha yararlı görünüyor (Salât tartışmalarına dair yazımı şuradan okuyabilirsiniz).

Namaz sözcüğünün Kuran’da geçtiği bazı yerleri hatırlayarak onu ayetlerle tanımlamaya çalışalım:

14/İbrahim 37 ve 10/Yunus 87. âyetlerinden İbrahim ve Musa peygamberler döneminde de inananların namaz kıldıklarını; “Sarhoşken namaza yaklaşmayın, ne dediğinizi bilinceye kadar bekleyin” (4/Nisa, 43) sözünden namazın bilinçli bir şekilde yerine getirilmesi gerektiğini; “namazı kıyam etmek” (4/Nisa, 142) sözünden onu yerine getirmek için bir girişimde bulunmayı, ayağa kalkmayı, başlangıç yapmayı, namaza başlamayı; “namazı kaza etmek” (4/Nisa, 103) sözünden onu eda etmeyi, yerine getirmeyi; “namazı ikame etmek” sözünden ona süreklilik/devamlılık kazandırmayı, aralıksız ve özenle/düzgün bir şekilde yerine getirmeyi anlarız. Namazla ilgili âyetlerin bütününe bakıldığında görülecektir ki, namazı ikame etmek, en çok vurgulanan husustur. 20’den fazla âyette bu husus tekraren dile getirilir. Bu nedenle yukarıda belirli bir âyete atıfta bulunmadım.

“İnne-ssalâte kânet ‘alâ-lmu/minîne kitâben mevkûtâ(n)” (4/Nisa, 103) âyetini özel olarak incelememiz gerekiyor. Bu âyet, Türkçe çevirilerde genellikle “namaz bütün müminler için belli vakitlerle farz kılınmıştır” şeklinde çevrilmiş ise de “mevkûtâ” sözcüğünü incelediğimizde hassas bir noktanın gözden kaçırıldığını görmekteyiz. Mevkûtâ sözcüğü Arapça’dan bize aynı şekilde geçmiş ve hukuk mevzuatında halen “mevkute” şeklinde kullanılmakta olan bir sözcüktür. Türkçe Kur’an çevirilerinde “belirlenmiş bir zaman” anlamında çevrilmiş ise de sözcüğün gerçek anlamı, “belirli zaman aralıkları” yani “periyod”dur. Dolayısıyla bu âyet ile namazın belirlenmiş bir zamanda yerine getirilmesinden değil, belirli zaman aralıkları ile periyodik olarak yerine getirilmesinden söz edilmektedir. Geleneksel yorumlarda ifade edildiği gibi, bu ifadeyi “belirli bir vakit” olarak çevirsek de Kuran’da böyle bir vakitten söz edilmediği açıktır. Benim bu ifadeyle ilgili yorumum yanlış olabilir, ancak geleneksel yorumun da tutarsız olduğu kabul edilmelidir.

Kur’an âyetlerinden aldığımız bu bilgileri bir araya getirip bir cümlede ifade etmeye çalışalım: Namaz, belirli zaman aralıklarında ve süreklilik arz edecek şekilde özenle yerine getirilmesi öğütlenen bir dua biçimidir.

NAMAZIN RÜKÜNLERİ NELERDİR? NAMAZ NASIL KILINIR?

Kur’ân’da öğütlenen dua biçimini sürekli ve periyodik olarak yerine getirmek istiyoruz. Bunu nasıl yapacağız? Namaz nasıl kılınır?

Kur’ân merkezli düşünen birçok araştırmacının belirttikleri gibi, Kur’ân’da kıyam, rükû ve secde bulunmaktadır. Namazda kıraatin kastedildiğine inanılan bazı âyetler olsa da zorlama bir yorum olduğundan bunları dikkate almıyorum. Namazı yerine getiren bir insan zaten doğal olarak bir kıraatte bulunacaktır. Yani bir dua edecektir. Kıyam, yukarıda belirtildiği üzere namazı hayata geçirme, başlatma gibi anlamları yanında ayakta durma anlamını da içermektedir. Rükû, eğilme, belini bükme gibi anlamlara gelir. Secde ise yere kapanma anlamına gelir. Kur’ân’da kıyam, rükû ve secdeden ve bunların namaz kılarken yapılabileceğinden bahseden âyetler olmasına rağmen tüm bu rükünlerin “bir arada nasıl yapılacağı” konusunda açıklama gereği duyulmamıştır. Kur’ân’ın gerek duymadığı bu açıklama, onun tercihini görmezden gelen insanlar tarafından sonradan yapılarak namazın belli kalıplara sokulması sağlanmıştır. Peki, bu kalıpların namaza bir zararı dokunur mu? Bize bir yararı var mı?

İbadet/dua sırasında kıyamda bulunmak, rükû’a eğilmek ve secde etmek, insanlık tarihinde hemen hemen tüm dinlerde görülen ritüellerdendir. Kıyam sırasında elleri bağlamak, otururken elleri dizde bulundurmak gibi hareket tarzları ise daha çok kültürel birer olgudur. Bu nedenle namazda ellerin nereye konulacağı, rükû ve secde sırasında vücudun nasıl biçim alması gerektiği gibi ayrıntılar Kur’ân’da yer almaz. Çünkü kendisinden yüce olan yaratıcıya samimiyetle yönelerek ona secde eden, ondan destek talebinde bulunan, ona dua eden bir kişinin zaten belli bir edep çerçevesinde hareket etmesi beklenir. Bunu kurallara boğmak ritüelin doğal akışına ve samimiyetle icra edilmesine engel olacaktır.

Kur’ân’a göre namazın yerine getirilişi ile diğer dinlerdeki tapınma, dua ve ibadetler arasında biçim itibariyle hiçbir fark görünmüyor. Diğer dinlerde yer alan benzer ibadet biçimlerinin Kur’ân tarafından Müslümanlar için de hiçbir sakınca görülmeden öğütlenmesi birçok açıdan ders niteliğinde olsa da konuyu dağıtmamak adına burada sadece dikkat çekmekle yetiniyorum. Kur’ân’ın, inzal olduğu toplumun kültürel dokusundaki Kur’ân ahlakına aykırı olmayan birçok öğeyi olumlu karşıladığını ve hatta yaşatılması, geliştirilmesi için desteklediğini biliyoruz. Kur’ân’ın bu yaklaşımını namazın yerine getirilişi konusunda metodolojik bakımdan örnek alabiliriz. Örneğin bugün Müslümanlar tarafından kılınan namazın varsa olumsuz öğelerini ayıklayıp onu Kur’ânî namaz çerçevesine sokup uygulayabiliriz. Ki ben şahsen öyle yapıyorum. İnsanlık tarihini Kur’ân bile silip atmamış ve o birikim üzerine bir bina kurmuşken bizim yeniden bir namaz biçimi icat etmemizin bir manası yok. Ancak icat edene de “Nereden çıkardın bunu?” demeye kimsenin hakkı yok. Kur’an’ın yasaklamadığı, bilhassa özgür bıraktığı bir alanı ortadan kaldıracak yasaklar koymak, dine kafanıza göre bir sınır çizdiğinizi gösterir.

NAMAZ VAKİTLERİ

Namazın tanımını yaparken onun belirli zaman aralıklarında ve süreklilik arz edecek şekilde yerine getirilmesinin öğütlendiğini belirlemiştik. Namazın vaktiyle ilgili bu iki kriteri nasıl yerine getirebiliriz? Namaz ne zaman kılınır? Hangi vakitlerde kılınır? Şimdi bunları anlamaya çalışalım.

Bugün kiminin üç vakit, kiminin beş vakit kılması da gösteriyor ki namaz vakitleri konusu, tarih boyunca sürekli tartışma konusu oldu.

Tartışmalara neden olan ve herkesin farklı algıladığı âyetleri tek tek ele almakla başlayalım.

Gündüzün iki tarafında ve gecenin zülfelerinde namazı ikame et.

11/Hud, 114

Kur’ân’da gündüz, güneşin doğuşu ile başlayıp batışı ile sona eren süreyi, gece ise güneşin batışı ile başlayıp yeniden doğuşuna kadar geçen süreyi ifade eder. Gecenin zülfeleri tabirinden de gecenin gündüze yakın zamanları anlaşılır. Gecenin gündüze yakın iki bölümü vardır:
• Güneş battıktan sonraki zaman,
• Sabah güneş doğmadan önceki zaman.

Bu iki zamanın bir de ortası olması gerekir ki, bu durumda Kur’ân geceyi en az üçe bölmüş olur. Âyette geçen “zülfeler” sözcüğündeki bir ayrıntıya dikkat etmek gerekir. Türkçe’de sözcükler tekil ve çoğul olarak kullanılır. Ancak Arapça’da tekil, ikil ve çoğul olarak kullanılmaktadır. “Gecenin zülfeleri” kavramındaki “çoğul” ifade nedeniyle gecenin en az üç bölümden ibaret olduğu anlaşılır.

“Gecenin zülfeleri” tabirinin çoğul olmasından hareketle üç namaz vaktine işaret edildiği düşünülerek bu tabirle akşam, yatsı ve sabah namazlarına işaret edildiği iddia edilir. Ancak burada gözden kaçırılan bir husus bulunmaktadır. “Gecenin zülfeleri” tabirinin çoğul olması onun üç vakit olduğunu değil, “en az” üç vakit olduğunu gösterir. Dolayısıyla bir ifadenin çoğul olması sebebiyle oradan üç namaz vakti çıkarmanın makul bir tarafı bulunmamaktadır. Benim bu tabirden anladığım ise; gecenin birbirinden farklı en az üç bölümü olduğu ve gecenin ilk ve son saatlerinde namaz kılınmasının öğütlendiğidir.

Gündüzün iki tarafı tabiriyle de gündüz ikiye bölünmüş ve her iki tarafında da namazın yerine getirilmesi öğütlenmiştir.

Netice itibariyle bu âyetten benim anladığım; ikiye bölünen gündüzün her iki bölümünde ve en az üç bölümden oluşan gecenin ilk ve son saatlerinde namaz kılınmasının öğütlendiğidir. Burada en az beş vakitten bahsedildiği kesin olmakla birlikte sadece beş vakitten bahsedildiği iddiası tamamen yersizdir, ön yargılı bir yaklaşımdır. Kur’ân’dan beş namaz vakti çıkarmak için zorlama yapıldığı anlaşılır.

Güneşin dülûkundan gecenin ğasakına kadar namazı ikame et. Sabah Kur’ân okumayı da… Çünkü sabah okuması ufkunuzu açar.

17/İsra, 78

Güneşin dülûku tabiri Osmanlıcaya da geçmiş olup güneşin batışı, güneşin batması manasında kullanılmıştır. Ancak geleneksel fıkhî kaynaklara baktığımızda bu tabirin açıklanması hususunda iki farklı görüş öne çıkmıştır. Günümüzde Abdülaziz Bayındır’a ve tarihte İbn Abbas, İbn Ömer, Cabir ve Ata’ya göre güneşin dülûku, güneşin tam tepe noktasını geçtiği an, yani güneşin batış sürecinin başladığı an olup öğle namazına işaret eder. Hz. Ali, Abdullah İbn Mesud, Said İbn Cubeyr, Dahhak vd. göre ise güneşin dülûku, güneşin batışından sonraki an olup akşam namazına işaret olduğunu iddia ederler.

Gecenin ğasakı tabiri, gecenin zifiri karanlığını ifade eder.

Netice itibariyle bu âyetten kastedilenin, güneşin batışından gece yarısına kadar namazın kılınması olduğu açıktır. Bu arada âyetin devamında belirtilen sabah okumasının da ikame edilmesi (sürekli ve özenli bir şekilde yapılması) öğütlenmektedir.

Geceleyin de nâfile olarak teheccüd et ki, Rabbin seni değerli/yüce bir makama ulaştırsın.

17/İsra, 79

Bu âyetteki “nafile” sözcüğü, “fazladan bir iş yapmak” şeklinde algılansa da Kur’ân’ın bunu kastetmediği açıktır. Namazın fazlası olmaz. Namazın fazlası olur diyen varsa bunu detaylı bir şekilde izah etmesi gerekir. Nafile sözcüğünü detaylı incelediğimizde ve Kur’ân’daki “nafile” ve aynı kökten olan “enfal” sözcüklerinin geçtiği diğer âyetleri birlikte düşündüğümüzde ortaya şöyle bir “nafile” tanımı çıkmaktadır: Verilen emek karşılığı elde edilen kazanç/hediye/bağış/armağan.

Âyette geçen Arapça “nafile” sözcüğü, aynı şekilde bir de Enbiya suresinde geçmektedir, ki düşünen bir insan için bunda gerçekten ibretlik bir vak’a bulunmaktadır. 21/Enbiya suresinin 48-97. âyetlerinde Musa, Harun ve İbrahim peygamberlerden bahsedilerek bunlara furkan ve rüşd (doğruyu yanlıştan ayırt etme yetisi) verildiği, İbrahim peygamberin içinde bulunduğu ve babasının da dahil olduğu atalar dinine mensup topluluğun putperest eğilimleri ve İbrahim’in bu toplulukla mücadele etmesini, topluluğun önce İbrahim’e uyduğu halde sonraları yeniden eski alışkanlıklarına geri dönüşü anlatılır. 72. âyete gelindiğinde, sözünden dönenler sebebiyle üzülen İbrahim teselli edilir ve emeklerin karşılığı olarak kendisine bir hediye sunulur. 17/İsra, 79’daki nafile sözcüğünü fazladan bir şey olarak tanımlayanlar 21/Enbiya, 72’deki bu hediyenin de “fazladan” olduğunu mu iddia ediyorlar? Yoksa bu, emeklerinin karşılığı olarak verilen bir armağan mıdır?

Teheccüd sözcüğü, hem uykuyu hem de uyanmayı, dolayısıyla birbirine zıt iki mânâyı içeren bir sözcük olup uykudan uyanma şeklinde anlaşılagelmiştir.

Geceleyin kalkıp ne yapacağız? Bu âyet ile kastedilen nedir? Bunu anlamak için sonraki iki âyete bakmamız gerekir.

Geceleyin de nâfile olarak teheccüd et ki, Rabbin seni değerli/yüce bir makama ulaştırsın. Ve de ki: “Ey Rabbim, [girişeceğim her işe] doğruluk ve içtenlik üzere girmemi; [bırakacağım her işten de] doğruluk ve içtenlik göstererek çıkmamı sağla; ve bana katından destekleyici bir güç, bir tutamak bahşet! Değişmeyen gerçek geldi, sahte ve tutarsız olan yıkılıp gitti; zaten sahte ve tutarsız olan er geç yıkılıp gitmek zorundadır!”(17/İsra, 79-81)

NAMAZ İSİMLERİ

Kur’ân’da üç namazın, isimleri ile birlikte anıldığı iddia edilir: İşa Namazı, Fecr Namazı, Vüsta Namazı. Bununla ilgili âyetleri inceleyelim.

Namazları ve vüstâ namazını muhafaza edin.

2/Bakara, 238

Bu âyette namaz sözcüğü çoğul olarak ifade edildiğinden en az üç namazın bulunduğu ve bir de vüsta namazının olduğu ifade edilerek toplam dört namazdan bahsedildiği iddia edilir. Halbuki bu mantıkla yaklaşıldığında çoğul ifade üç namaza değil, en az üç namaza işaret eder ki bu durumda namaz sayısı belli değildir. Dolayısıyla 3+1 namaz vaktinin buradan çıkarılması mümkün değildir.

Vüsta sözcüğü sadece “orta” anlamına gelse de öğle/gündüz ortası, gece ortası/gece yarısı şeklinde farklı anlayanlar olmuştur. Gündüzün ortasının kastedildiğini düşünenler bu âyetle öğlen namazına, öğlen ile akşamın ortasının kastedildiğini düşünenler ikindi namazına, Kura’an tarafından üç bölüm halinde ele alınan gecenin orta bölümünün kastedildiğini düşünenler yatsı ve gece namazına, hatta bazıları da sabah namazına işaret edildiğini iddia etmişlerdir.

Halbuki ayette ne geceden, ne gündüzden bahsedilmektedir. Sadece orta namazın diğer namazlarla birlikte muhafaza edilmesi söz konusudur.

Siz ey imana erişenler! Emriniz altında çalışanlar ve sizden henüz erginliğe ermemiş olanlar günün şu üç vaktinde yanınıza girmeden önce sizden izin istesinler: Fecr namazından önce, gün ortasında soyunup dinlenmeye çekildiğiniz zaman ve işa namazından sonra. Bu üç vakit mahremiyetinizin korunmasız olabileceği vakitlerdir. Bu vakitlerin dışında birbirinizin yanına girip çıkmanızda sizin için de, onlar için de bir sakınca yoktur.

24/Nur, 58-59

Burada sosyal yaşama dair bazı görgü kuralları öğretilmekte, fecr namazı, işa namazı ve öğleyin dinlenme zamanı olarak bir takım vakitlerden bahsedilmektedir. Fecr, güneşin doğuşundan önce beliren tan yeri ağarması olarak tanımlanmakta ve geleneksel kaynaklarda bu vaktin sabah namazı vakti olduğu konusunda görüş birliği bulunmaktadır. İşâ, güneşin batışından havanın kararmasına kadar olan süreyi tanımlamakta ve gelenekte bu vaktin akşam namazı vakti olduğunu iddia edenler olduğu gibi yatsı namazı vakti olduğunu iddia edenler de bulunmaktadır. Genel kanaate göre yatsı namazına işaret edildiği düşünülür.

Âyetlere namaz vakti arama gözlüğüyle bakılıp ön yargı ile yaklaşılması nedeniyle gözden kaçan birçok husus vardır. Bu âyette de yine aynı hataya düşülerek görülemeyen veya kasten görmezden gelinen bir husus bulunmaktadır. Fecr ve işa ile bilhassa sabah namazı ve yatsı namazı vakitleri belirtiliyorsa öğlen vakti için neden öğlen namazı ya da onu çağrıştıracak bir ifade kullanılmamıştır?

Yolculuk namazı, seferi namazı gibi isimlerle anılan ve namazın belli durumlarda kısaltılabileceğini iddia edenlerin referans aldıkları âyetleri inceleyelim.

Sefere çıktığınızda, inkarcıların âniden üzerinize saldırmasından korkarsanız namazlarınızı taksirle kılmanın bir sakıncası yoktur. Çünkü o hakikati inkar edenler sizin apaçık düşmanlarınızdır. Ve o vakit sen içlerinde olup da onlara namaz kıldırdığında içlerinden bir kısmı seninle beraber namaza dursun, silâhlarını da yanlarına alsınlar, bunlar secdeye vardıklarında diğer kısım arkanızda beklesinler, sonra o namaz kılmamış olan diğer kısım gelsin seninle beraber kılsınlar ve ihtiyatlı bulunsunlar ve silâhlarını yanlarına alsınlar, kâfirler arzu ederler ki silâhlarınızdan ve eşyanızdan bir gafil bulunsanız da size birdenbire bir baskın bassalar, eğer yağan yağmurdan bir eziyet varsa veya hasta iseniz silâhları bırakmanızda beis yoktur, bununla beraber ihtiyatı elden bırakmayın çünkü Allah kâfirler için mühim bir azap hazırlamıştır. Namazınızı eda etiğiniz sırada ayakta, oturur vaziyette ve yanlarınız üzerinde Allah’ı anın. Ve yeniden güvenliğinizi sağladığınızda namazlarınızı eksiksiz bir şekilde ikame edin.

4/Nisa, 101-103

Öncelikle bu âyetlerin başında yer alan “sefer” sözcüğünün “yolculuk” anlamına gelmediğini, “savaşmak amacıyla yola çıkmak” anlamına geldiğini belirtelim. Yani bu âyetlerde muhatap alınanlar, yolcular değil, savaşmak için yola çıkanlardır. “Sefer” sözcüğüne yanlış anlam verdiğimizi düşünsek dahi, ilk âyetin devamını okuyunca ortada bir yanlışlık olmadığı, silah, baskın vs. sözleri ile kastın açıkça belirtildiği, savaş için yola çıkanların kastedildiği görülecektir.

Yine aynı âyetin baş tarafında, “savaş sırasında düşmanın saldıracağı korkusuyla namazın taksir edilmesi”nden söz edilmekte, “taksir” sözcüğü de “eksiltme, azaltma” şeklinde yorumlanmaktadır. Bu yorumdan yola çıkılarak da namaz rekâtlarında indirim yapılması, namaz vakitlerinin birleştirilmesi gibi garip uygulamalar türetilmektedir. Oysa “taksir” sözcüğü sadece eksilme ve azalmayı değil, “dikkat eksikliğini ve bu nedenle ortaya çıkan kusuru” ifade eder.

Dolayısıyla ilk âyette (4/Nisa, 101); savaş sırasında düşmanın saldıracağı korkusuyla namaz kılan kişide istem dışı olarak ortaya çıkacak olan dikkat eksikliği nedeniyle namaz kılmanın bırakılmaması, içinde bulunulan koşullar nedeniyle bunun doğal olduğu, namaz kılarken korku nedeniyle dikkatin dağılması neticesinde ortaya çıkan kusurun bir sakıncasının olmadığı anlatılmaktadır. Sonraki âyette (4/Nisa, 102) bu olumsuz durumu ortadan kaldırabilecek bir önlem önerilmekte, son âyette (4/Nisa, 103) ise güvenliğin sağlanması halinde namazların tekrar “tam ve eksiksiz bir şekilde yerine getirilmesi” istenmektedir.

NAMAZ ÜÇ-BEŞ VAKİT DEĞİL, HER VAKİTTİR

Namaz hakkında Kur’ân’da yer alan tüm âyetler ve bu âyetler hakkında tarih boyunca yapılmış yorumları bir arada düşününce gerçek ortaya apaçık bir şekilde çıkmaktadır. Kur’ân’ın çeşitli âyetlerinden vakit üretme gayreti bir zorlamadır. Kur’ân’da açıkça belirtilmiş bir namaz vakti bulunmamaktadır. Tam aksine, namaz ile ilgili âyetler incelendiğinde anlaşılıyor ki, gecenin ve gündüzün tüm bölümlerinde her zaman namaz kılınabilir. Namazın kılınmayacağı/kılınamayacağı bir zaman ve mekân yoktur. Özel olarak vurgulanıp değerinin diğerlerine göre daha fazla olduğu belirtilen tek namaz ise geceleyin uykudan kalkarak kılınan namazdır.

Yukarıdaki sefer namazı örneği de gösteriyor ki savaş zamanında nasıl namaz kılınacağı bile ayetlerde detaylı bir şekilde izah edilmiştir. Buna rağmen halen namazın kılınmayacağı bir halden, durumdan ya da vakitten kim söz edebilir?

– Tabii ki rivâyetler…

Sünni fıkıhçılara göre; güneşin doğmasından itibaren 45 dakika süreyle, güneş tam tepe noktasına geldiğinde ve güneş batarken akşam ezanı vaktine 45 dakika kalana kadar namaz kılmak mekruhtur. Tabii ki bunlar kabul edilemez safsatalardır.

Peygamberimizin sözleri olduğu iddia edilen rivâyetlere (söylentilere) bu yazıda hiç değinmedim. Çünkü dinin yaşama uygulanması hususunda bir Müslüman için belirleyici olan tek kaynak Kur’an olmalıdır. Yine de rivâyetlerden habersiz kalmayalım ve birkaç satırda özetleyelim.

Doğruluğu şüpheli ve hüküm vermede kaynak olamayacak rivâyetlere göre Peygamberimizin namaz uygulamasında çok çeşitlilik göze çarpıyor. Güvenilir olmayan hadis külliyatında, Peygamberimizin Mekke döneminde iki vakit, Medine döneminde üç vakit ve daha sonra beş vakit kıldığı yönünde bilgiler var.

Tüm rivâyetler ele alındığında Peygamberimizin yedi farklı vakitte namaz kıldığını görüyoruz:
1. Güneş doğmadan hemen önce,
2. Güneşin doğması ile öğle vakti arasındaki dönem,
3. Güneşin tam tepe noktasına gelmesinden hemen sonraki dönem
4. Öğle vakti ile güneşin batması arasındaki dönem
5. Güneş batmadan hemen önce
6. Güneşin batması ile gece yarısı arasındaki dönem
7. Gece yarısı ya da gecenin orta bölümü

Namazın rükünleri ve kılınışı konusundaki rivayetlerden hiç söz etmiyorum. Çünkü o rivayetleri dikkate alıp namaz kılmaya çalışsak, boşa çabalamış olurduk. Çünkü birbiriyle çelişkili o kadar çok rivayet var ki, bunlara göre bir namaz kılmamız mümkün değil. İlle de namaz kılacaksak bu rivayetlerden bazı elemeler yapmamız gerekir. Bu bağlamda İsrafil Balcı’nın Hz. Peygamber ve Namaz isimli çalışmasına dair eleştirilerimi şuradan okuyabilirsiniz.

2 Yorum

  1. Emre
    Emre 21 Mayıs 2018

    yazinizi okudum ama tam bi sonuc belirmedi kafamda yani şu anki haliyle namazimiza devam edecez ole mi

    • Resul Selvi
      Resul Selvi 21 Mayıs 2018

      Bunun kararı tamamen size ait.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir