"Enter"a basıp içeriğe geçin

“Kuran Yeter!” Söyleminde Sorunlar (1) Kültür Düşmanlığı

Kuran Yeter, Sadece Kuran, Kuran İslamı, Kuran Müslümanı, Kuran’daki İslam gibi söylemler son yıllarda yaygınlaşmaya başladı. Bu söylem sahiplerine birçok TV programında sıklıkla yer verildiği gibi, aralarında TV kanalı sahibi olanlar da var. Bu imkanlar sayesinde “Sadece Kuran” söyleminin sesi ve gücü artmış oldu. Bu söylemlerin her birinin diğerlerinden farklı yönleri olsa da genel olarak hepsinin “Kuran merkezli din anlayışı” oluşturmaya çalıştıkları söylenebilir.

Kuran merkezli din anlayışı/bilinci oluşturulmaya çalışılırken bir yandan da doğal olarak sosyal yapılar (modern cemaatler) oluşmaya başladı. Bu cemaatlerin öncüleri, geleneksel din anlayışındaki yanlışları eleştirirken tüm izleyenlerini, dinlerini araştırmaya, din anlayışlarını sorgulamaya yönlendiriyor, taklidî iman kavramının kabul edilemeyeceğini, bir Müslümana ancak tahkikî (soruşturmacı) imanın yakışacağını savunuyorlar. Bu konuda haklı olduklarını düşünmekle birlikte, onları takip edenlerin birçoğunun bu söylemden hiçbir şey anlamadığını söyleyebilirim. Çünkü bu takipçilerin yapıp ettiklerine baktığınızda, geleneksel cemaatlerin hocalarına nasıl sorgulamadan bağlanılıyorsa, modern cemaatlerin hocalarına da aynı şekilde hiç sorgulamadan bağlanılıyor. Taklit yine taklit olarak kalıyor, sadece taklit edilen değişiyor. Yani dışarıdan bakıldığında bu insanlar sorgulamacı tipler gibi görünse de aslında sorgulamacı olan öncüleri. Herkesi aynı kefeye koyamayız tabii. Ancak bu grupların çoğunluğunun böyle olduğu söylenebilir. Bunlar benim gözlemlerim. Yine bu gruplarda sıkça görülen bir özellik:Gelenek nefreti ve düşmanlığı.

Burada gelenek savunuculuğu yapacak değilim. Bence gelenek, bir topluma (ve dolayısıyla bireye) olumlu katkılardan çok olumsuz katkılarda bulunur. Gelenek, hiç sezdirmeden insanı yoldan çıkarabilen sinsi şeytanın en kullanışlı araçlarından biridir. Ve gelenek genelde yıkıcıdır. En başta inancınızı yıkar, yok eder. Çünkü gelenek bazen hoş görülür, daha çok güvenilir ve aklı başında her insan geleneklerdeki saçmalıkları eninde sonunda fark eder ve ihanete uğramış olunur. Bu konuyu ciddiye alırsanız, hemen ardından da büyük bir yıkım yaşar ve tüm değerlerinizi sorgulamaya, en başta da geleneği (zamanında size din diye yutturulan geleneği) yıkmaya çabalarsınız. Tabii bu arada din ve gelenek diye iki ayrı olgu olduğu gerçeğini göremezseniz ateizme savrulma ihtimaliniz de oldukça yüksek.

Halbuki, itiraf edelim; kabahat yine de gelenekte değil, geleneğe onca güvenen bizlerdedir. Doğru ile yanlışı birbirinden ayırt etmek için Allah tarafından gönderildiğine inandığımız bir kitap, Resûl’ü Muhammmed’den bozulmadan günümüze kadar geldiğine inandığımız bir vahiy duvarlarımızda asılıyken merak edip içini açıp okumayan bizler, geleneğin bize sundukları arasında neyin doğru neyin yanlış olduğunu nasıl ayırt edebilirdik?

– Belki felsefeyle…

– Ama o da zaten değersiz bir uğraş(!) değil mi?

Tarih boyunca gelmiş vahiylerin/Resul’lerin hiçbiri “yeni bir toplum inşa etmek” gibi bir uğraş içerisinde olmamışken, tüm vahiylerin/Resul’lerin varolan topluluğu ve topluğun geleneklerinden oluşan kültürünü ıslah etmeye yöneldikleri ortadayken bugün insanlar neden ütopik/hayalî toplum hevesiyle yanıp tutuşuyorlar?

Çünkü bu, yeni bir söylem tutturan birçok kişinin bulaştığı bir hastalık. Budizm’in Nirvana’sı, Platon’un Devlet’i, Farabi’nin Medinet’ül-Fazıla’sı, Thomas More ve Francis Bacon’ın Ütopya’ları, Aldous Huxley ve George Orwell’ın Distopya’ları ve daha birçokları bu hastalığın örnekleri. “Kuran Yeter!” söyleminin öncüleri de bilinçli ya da bilinçsizce bu hastalığa talip olmaktan, yukarıdaki listenin bir satırı olmaktan öteye geçemezler. Çünkü dini kültürden/gelenekten soyutlamaya çalışırsanız toplumdan da soyutlamış olursunuz. Böylelikle din, yaşanan bir olgu olmaktan çıkar ütopyaya dönüşür.

Oysa din, toplum açısından bakıldığında, şirk bulaşmamış bir kültürün/geleneğin yaşanmasını amaçlar. Geleneği ortadan aldırıp yerine kendini koymayı amaçlamaz. Din, gelenekteki doğrular ile yanlışları ayırt etmeye yarayan bir rehberdir.

Geleneği ortadan kaldırıp yerine kendini getirmek isteyen bir din düşünelim. Bu din geleneği ortadan kaldırmış, yerine geçmiş olsun. Bu durumda ortaya ne çıkar? Dinin bir topluma ve bir tarihe sabitlenmiş yorumu çıkar ancak.

“Sadece Kuran” diyen kesimlerin ütopik düşünceleri bir kenara bırakıp daha gerçekçi değerlendirmeler yapmaları gerekiyor. Bu kesimlerin geleneğin/kültürün kendisine değil, yozlaşmasına, kutsallaşmasına ve din haline gelmesine karşı olduklarını vurgulamaları gerekir. Aksi takdirde marjinal bir söylem olarak tarihte yerlerini alacaklardır.

“Kuran Yeter!” Ancak toplumun kültürünü/yaşam tarzını yok etmek için değil, ıslah etmek için…

Her toplum, içinde bulunduğu koşullara göre (tarih, coğrafya vs.) farklı bir kültür/yaşam tarzı oluşturmak durumundadır. Önemli olan bu koşulların sapkın bir kültür oluşturup oluşturmayacağı meselesidir. Din işte bu durumda bir denetim mekanizması olarak ortaya çıkmaktadır/çıkmalıdır.

Bu bağlamda; örneğin kandil kutlamaları, mevlid okumaları, gelenekten bugüne aktarılan kültür birikimimizin güzel örnekleridir. Bu güzel örneklerin içerisinde hatalı olan unsurlar varsa bunlar giderilerek (ıslah edilerek) devamı sağlanmalıdır. Sürekli bir ıslah çabası olmazsa her gelenek her an dine dönüşebilir/sızabilir. Bu nedenle ıslah çabası sadece bir dönemin değil, her toplumun ve her dönemin vazgeçilmez bir unsuru olmalıdır.

Mevlidin her bahrinde peygamberimiz hakkında abartılı sözler olduğu söylenemez. Bunu iddia edenler, bu şiirleri okumamış demektir. Abartılı, gerçek dışı ifadelerin olduğu bölümler olmadan da mevlid geleneğinin sürdürülmesinin kimseye bir zararı olmaz. Bir kısmında hatalı/abartılı/gerçek dışı satırlar mevcut diye tüm mevlid geleneğini yok etmeye çalışmak absürd bir çabadır.

Şirk içerdikten sonra bir şiirin camide okunmasıyla konserde okunması arasında fark yoktur. Camilerde sadece namaz kılınmaz. Camiler eskiden sosyalleşme alanları imiş. “Şimdi de öyle olmalı” diyorsak camilere de kutsallık atfetmeyelim. Bu mantıkla şirk içeriyor diye şiiri-sanatı da ortadan kaldırmanız gerekir. Oysa biz kültürü-sanatı değil, bunlara sızmış şirk unsurlarını reddetmeli, kültürü, sanatı, geleneği ıslah etmeliyiz.

İslam’ın devrime ihtiyacı yok. Müslümanların aralıksız ıslah/reform çabasına ihtiyaç var.

Aşağıdaki ayetleri incelediğinizde hem ıslah kavramının bu yazıda rastgele kullanılmadığını görmüş, hem de yukarıdaki iddiaların sağlamasını yapmış olacaksınız.

Musa, kardeşi Harun’a dedi ki: “Kavmim içinde benim yerime geç, ıslah et, bozguncuların yoluna uyma.”

7/Araf, 142

(Şuayb) “Ey kavmim!” diye karşılık verdi, “Ne dersiniz, ya ben Rabbimden apaçık bir kanıta dayanıyorsam, ya beni kendi katından güzel bir rızıkla rızıklandırmışsa, [söyleyin, o zaman, başka nasıl davranabilirim?] Hem ben, sizden yapmamanızı istediğim şeyi, sizin hilafınıza yapmak istiyor da değilim. Ben sadece gücümün elverdiği kadar ıslah etmek istiyorum; ama (bunda ne kadar) başarı göstereceğim bütünüyle Allah’a bağlıdır. Ben O’na güvenip dayanıyor ve her zaman, her konuda O’na yöneliyorum!”

11/Hûd, 88

Mesajlarımıza inananlar sana geldiklerinde de ki: “Size selâm olsun! Rabbiniz rahmet ve merhameti kendisine ilke edinmiştir. Böylece sizden biri bilgisizlikten dolayı kötü bir fiil işler ve sonra tevbe edip kendini ıslah ederse O[nun] çok affedici ve rahmet kaynağı [olduğunu görecek]tir”.

6/Enâm, 54

Halkları ıslah edici kimseler olan memleketleri, Rabbin zulmederek helâk etmez.

11/Hûd, 117

Muhakkak ki senin Rabbin, bilmeden kötülük işleyen, sonra da tevbe eden ve artık kendini ıslah eden kimselerden yanadır; işte böyle [bir tevbeden] sonra çok acıyıp-esirgeyen gerçek bağışlayıcı elbette senin Rabbindir.

16/Nahl, 119

Ayrıca bakınız: Kuran 2:160, 3:89, 4:16, 4:146, 24:5 ve 42:40

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir