"Enter"a basıp içeriğe geçin

Kuran Kıssalarının Gerçekliği

Kuran kıssalarının Sümerler başta olmak üzere eski toplumların mitlerinden ve Tevrat başta olmak üzere önceki kutsal kitaplardan kopya edilmiş olduğuna dair iddiaların gerçekliğini araştırmak üzere -kesintilerle birlikte yaklaşık iki sene süren- bir çalışma yaptım. Bu çalışma sırasında yararlandığım kaynaklar, mitoloji ve Kuran kıssaları üzerine yazılmış eserler oldu. Bu çalışmayı akademik bir gayeyle yapmadım. Bu nedenle okumalarım sırasında profesyonelce davranmadım; notlar almadım, satırların altını çizmedim. Amacım inancımı temize çıkarmak ya da rasyonalize etmek/aklileştirmek de değildi. Sadece Kuran’daki kıssaların anlamı ya da kökenine dair gerçeğin ne olduğunu, özellikle mitoloji ile ilgisinin olup olmadığını öğrenmek istedim.

Netice itibariyle Kuran kıssaları hakkında şu yargıya ulaştım: Kuran kıssalarının üç türlü olduğu söylenebilir.
1. Tarihi gerçekliği bulunan kıssalar,
2. Temsilî kıssalar,
3. Mitolojik kıssalar.

Bir kıssada birden fazla türün bir arada olduğu örnekler de mevcut. Örneğin, tarihi gerçekliği bulunan bir kıssada temsilî anlatım içeren bölümler de olabiliyor.

Hangi kıssanın hangi türde olduğu konusunda farklı düşünceler var. Bu konuyla ilgili tartışmaların çok fazla üzerinde durulmasını anlamlı bulmuyorum. Çünkü kıssaların zikredilme sebebinin “ibret almak” olduğu, Kuran’da gayet net bir şekilde beyan ediliyor.

Kıssaların kökenine dair araştırmalar, farklı alanlarda uzmanlıkları bulunanlarca her zaman yapılabilir, yapılmalıdır da. Ancak, sıradan bir muhatap için kıssaların zikredildiği ayetlerden çıkarılacak hikmet, ilgili kıssa aracılığıyla gösterilmek istenen ibretten ibarettir.

Kuran’daki kıssalarda anlatılanlar üzerinden tarihi şahsiyetler ya da olaylar hakkında tarih bilimin “spesifik” verilerine bakış açımızı etkileyecek değerlendirmeler yapmak, tarihi bir olayı ya da şahsiyeti bu kıssalardan elde edilecek bilgilerle değerlendirmek yanlış bir tutum olacaktır. Çünkü Kuran kıssalarında maksat, tarihteki bir olayı aydınlığa kavuşturmak ya da tarihteki bir şahsiyet hakkında hakiki biyografik ya da monografik verileri ortaya koymak değil, toplumların hafızasında mevcut bir miti, kahramanı veya tarihte gerçekliği bulunan bir şahsiyeti ya da olayı temsilî birtakım anlatımlarla ve ibret alınması amacıyla zikretmekten ibarettir.

Dolayısıyla, kıssaların amacı dışında kullanılması/yorumlanması, bir yandan anlamın kasten saptırılmasına yol açacak, diğer yandan da kıssa aracılığıyla verilmek istenen evrensel mesajın güdükleşmesine ve hatta bilimsel verilerle çakıştığı durumlarda kadükleşmesine sebep olacaktır.

Kuran kıssalarının ele alındığı çalışmalarda sıkça dile getirilen kavramlardan biri “hakk” kavramıdır. Bazı kıssaların başında “Biz bunu size hak olarak bildiriyoruz” şeklinde bir giriş cümlesi bulunur. Bu ayetlerde geçen “hak” sözcüğü, genellikle “gerçek” olarak çevrilmiştir. Buna dayanarak kıssaların tarihi gerçekliklerinin bulunduğu iddia edilmektedir. Oysa “hakk” sözcüğünün tek anlamı “gerçek” değildir. Diğer anlamlarının da göz önünde bulundurulması gerekir.

Bu konuda farklı düşünen iki ismin, Mehmet Okuyan ve Mustafa Öztürk’ün görüşlerini karşılaştırmalı olarak kısaca ele alalım.

Mehmet Okuyan, “Kıssalar Ne Söyler?” isimli kitabında Kuran kıssalarının tarihi gerçekliklerinin bulunduğunu iddia ediyor. Bu iddiasını delillendirirken “hakk” sözcüğünün geçtiği ayetlere de atıfta bulunarak bu sözcüğün “gerçek” anlamına geldiğini iddia ediyor.

Mustafa Öztürk ise “Kıssaların Dili” isimli kitabında “hakk” sözcüğünün bu ayetlerde “tam yerinde, zamanında ve gerektiği kadarıyla konuşmayı ve iş yapma”yı ifade eden bir sözcük olarak yer aldığını, kıssalar bağlamında da “yerinde ve zamanında esaslı bir amaca matuf olarak anlatma”ya işaret ettiğini iddia ediyor.

Burada “hakk” sözcüğüyle ilgili iki farklı görüşten hangisini tercih edeceğiz? Tabii ki, sözlükler hangisini teyit ediyorsa onu… Sözlüklere Mehmet Okuyan’ın “Çok Anlamlılık Bağlamında Kuran Sözlüğü” isimli kitabı ile başlayalım. Sözlüğün “hakk” maddesine baktığımızda Okuyan’ın bu sözcüğe 9 farklı anlam verdiğini, her anlamıyla ilgili Kuran’dan örnek ayetler gösterdiğini ve Mustafa Öztürk’ün verdiği anlama benzer anlamlara kendi sözlüğünde yer verdiğini görüyoruz. Mehmet Okuyan bile kendi sözlüğünde Mustafa Öztürk’ün verdiği anlamı teyit ediyorsa sözcüğün anlamını daha fazla irdelemeye gerek kalmıyor. Zira ortada iki farklı görüş kalmıyor; Mehmet Okuyan bir kitabındaki iddiasını, başka bir kitabı ile geçersiz kılıyor.

Kuran kıssalarının ele alındığı çalışmalarda sıkça dile getirilen kavramlardan biri de “Esatiru’l-Evvelin”dir. Bu terkip Kuran’da 9 yerde geçer. Genellikle “eskilerin masalları” olarak anlaşılır ve tercüme edilir. Hz. Muhammed kendisine gelen vahyi tebliğ ettiğinde, Müslüman olmayanların bu vahiyler hakkında “Bu anlattıkların eskilerin masallarından başka bir şey değil.” şeklinde cevap verdikleri Kuran’da anlatılır. Yorumcular, “eskilerin masalları” tabiriyle, inanmayanlar tarafından Kuran kıssalarının mitolojik anlatımlar olduğu iftirasının atıldığını iddia ederler. Oysa bu tabirin kullanıldığı ayetlerin tamamı birlikte incelendiğinde böyle bir anlamda kullanılmamış olduğu kolaylıkla anlaşılabilir.

“Esatiru’l-evvelin” ile kastedilen “eskilerin masalları” ya da “mitolojik anlatılar” olsaydı bu tabirin kullanıldığı ayetlerin devamında bu iddianın ret ya da kabul edilmesini beklememiz gerekirdi. Oysa bu tabirin kullanıldığı ayetlerde ve bağlamlarında ne ret ne de kabul söz konusudur. Öyleyse bu tabirin anlaşılmasında ve tercümesinde bir sorun bulunmaktadır. Sözcüğün kökeni, aynı kökten oluşturulmuş ve Kuran’da kullanılmış diğer sözcükler ile ayetlerin bağlamları topluca değerlendirildiğinde “esatiru’l-evvelin” kavramı ile kastedilenin en geniş anlamıyla “önceki kutsal kitaplar” olduğu söylenebilir.

Kuran kıssalarında temsilî ya da mitolojik anlatımların bulunmasının Allah’ın bir zaafı olarak değerlendirilebileceğini düşünenler de mevcut. Yani “Allah bir meseleyi gerçek olaylardan örneklerle anlatmaya güç yetirememiş de gerçekmiş gibi temsilî-efsanevi olaylarla örneklendirmeye -hâşâ- muhtaç kalmış” gibi bir anlam çıkarılabileceği düşünülüyor. Oysa temsilî-mitolojik anlatımların kullanılması, Allah’ın bir meseleyi örneklendirme kapasitesiyle değil, insanların bir meseleyi kavrama kapasitesiyle alakalıdır. İnsanların soyut meseleleri somut birtakım örneklerle daha kolay kavradıkları malumdur. Kuran kıssalarında da soyut kavramların, somut birtakım olay ya da şahsiyetin abartılı anlatımı (mübalağa) ile kavranması amaçlanmıştır. Buradaki somut olay ve şahsiyetlerden kasıt, toplum hafızasında zaten mevcut olan olay ve şahsiyetlerdir. Bunlar da kutsal kitaplar ve mitolojik anlatımlardan ibarettir. Kuran, toplum hafızasında yer alan bu olay ve şahsiyetlerin gerçekliği hakkında bir açıklamada bulunmadan, bunları, vermek istediği mesajın bir aracı olarak kullanmıştır. Dolayısıyla, temsili anlatıma ihtiyacı olan kudreti sınırsız Allah değil, algı kapasitesinin sınırlılığı kesin olan biz insanlardır.

İlk Yorum Sizden Gelsin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir