"Enter"a basıp içeriğe geçin

İslam’da Dini Düşüncenin Yeniden İnşası

Muhammed İkbal’in İslam’da Dinî Düşüncenin Yeniden İnşası isimli kitabından alıntılar

  • Bir zamanlar Avrupa düşüncesi, İslam dünyasından İlham almıştı. Ancak modern tarihin en dikkate değer fenomeni ise İslam dünyasının Batı’ya yönelişindeki yüksek hızdır. Bu yönelişte yanlış olan hiçbir şey yoktur; zira Avrupa kültürü, kendi entelektüel ciheti bakımından, İslam kültürünün en önemli safhalarından bazılarının sadece daha fazla gelişmesidir. Bizim tek korkumuz şudur ki, Avrupa kültürünün göz kamaştırıcı haricî yüzeyi, bizim hareketimizi esir edebilir ve böylece biz o kültürün gerçek dahilî boyutuna erişmeyi başaramayabiliriz.
  • Bazılarına göre dinî inançlar ilkel tabiat teorilerinden öte bir şey değildir. Bu teoriler yoluyla insanoğlu, gerçekliği temeldeki çirkinliğinden kurtarmaya ve onu kalbin arzularına hayattaki vakıaların güvence verebileceğinden daha yakın bir şey olarak göstermeye çalışmıştır. Hayattaki vakıalardan korkakça bir kaçış temin eden dinlerin ve sanat şekillerinin olduğunu inkar etmiyorum. Benim demeye çalıştığım şey bunun bütün dinler için doğru olmadığıdır.
  • Hakikât şudur ki, bütün bilgi arayışı özü itibariyle bir tür duâdır. Tabiatı bilimsel olarak gözlemleyen birisi, bir tür duâ halindeki mistik bir sâliktir.
  • Kuran’ın açık anlamını reddetmek pahasına bile olsa Müslümanlar daima farklı tavırlarını Kuran’a dayanarak meşru kılmaya çalıştığı için, kaderci yorumun Müslüman halklar üzerinde çok geniş etkileri olmuştur.
  • İyilik, zorla olacak bir şey değildir; iyilik ahlâkî ideale benliğin özgürce teslim olmasıdır ve özgür egoların gönüllü işbirliğinden doğar. Hareketleri bir makine gibi bütünüyle sabit kılınmış bir varlık iyilik meydana getiremez. Dolayısıyla özgürlük iyiliğin şartıdır. Seçme kudretine sahip egonun doğuşuna izin vermek, gerçekten büyük bir risk almaktır. Çünkü iyiyi seçme özgürlüğü, iyinin zıddını seçme özgürlüğünü gerektirir. Tanrı’nın bu riski almış olması, insana olan engin inancını göstermektedir. Şimdi bu inancı haklı çıkarmak bize düşüyor.
  • Bugün Müslümanlara büyük bir görev düşmektedir Bizim görevimiz, geçmişle ilişkilerimizi koparmadan İslâmiyet’i bir düşünce sistemi olarak ele almak, derinliğine yeniden incelemektir. Bu hususta kendisinde yeni bir ruhun doğduğunu ilk hisseden galiba Şah Veliyyullah Dehlevi idi. Ancak, bu görevin önemi ve büyüklüğünü tam anlamıyla idrak etmiş, İslâm felsefesi ve düşünce tarihinin derinliğine inmiş, aynı zamanda insanı ve insanın örf-âdet ve karakterini geniş tecrübeleri sayesinde öğrenmiş olan büyük âlim ve lider Cemaleddin Afgani idi. Görüş açısı çok büyük ve tecrübeleri hayli genişti. Bu bakımdan kişiliğinin geçmiş ile şimdiki zaman arasında canlı bir bağ oluşturduğuna tanık oluyoruz. Eğer Cemaleddin Afgani’nin yorulmak bilmeyen fakat dağılmış enerjisi, kendini, insanoğlu için iman ve amel sistemi olarak Müslümanlığa büsbütün hasretmiş olabilse idi, İslâm dünyası, bugün zihnen çok daha sağlam bir zemin üstünde olurdu. Bugün önümüzde açık bulunan tek yol, modern bilime saygı duymamıza ve değer verdiğimize rağmen, hür irademizi korumak ve İslâm’ın öğrettiklerini modern bilimin ışığında yapmaya çalışmaktır. Bunu, bizden önce yaşayıp göçmüş olan büyüklerimize ters düşsek bile yapmak zorundayız.
  • Benlik arayışının sonu bireyselliğin sınırlarından kurtulmak değil, tam aksine onun daha kesin bir şekilde tanımlanmasıdır.
  • Hem ruhsal hem de fiziksel olarak insan, ben merkezli bir varlıktır. Ama bu haliyle o, tamamlanmış bir varlık degildir, kendisini ancak ilahî sıfatları kendinde var ederek tam ve mükemmel bir varlık haline getirebilir. Bu da ilahi olanı kendi ben’inde uyandırması ve kendi benliğini aşağılamadan Allah’a daha da yakınlaşması anlamına gelir. Tanrı’nın sıfatlarının insanda tezahür ettirilmesi insanı güçlendirir, kişiligini pekiştirir ve ona ilahîlik niteliğini ödünç verir. Başka bir ifadeyle, ‘birlik’ tecrübesi, sonlu Ben’in Sonsuz Ben’de yok olmasını gerektirmez, tersine Sonsuz Ben’in fonksiyonlarının sonlu Ben’de aktif hale getirilmesini içerir.
  • Evren gelişme halindedir; yüzyıllar önce yaratanın elinden çıkmış, üretimi tamamlanmış; şimdi de zamanın kendisine dokunmadığı ve kendisinin de bir hiç olduğu mekan içinde uzayıp giden ölü bir madde değildir.
  • Bana göre, evrenin, önceden çizilmiş bir planın zamanla birlikte (zaman altında) işleyişi olduğu görüşü kadar Kuran’a yabancı bir görüş yoktur.

Muhammed İkbal, İslam’da Dinî Düşüncenin Yeniden İnşası isimli eserinde Yunan ve İslam felsefesinin ağır toplarını eleştiriyor.

İslam’da aklî temel arayışının bizzat Peygamberle başlamış olduğu kabul edilebilir. Onun her daim duası şöyleydi: “Allah’ım! Bana eşyanın nihâî tabiatının bilgisini bahşet!’

Daha sonraki sûfîlerin ve sûfi-olmayan akılcıların eserleri, kültür tarihimizde muazzam derecede öğretici bir bölüm teşkil eder. Zira o eserler, hem tutarlı bir fikir sistemine duyulan arzuyu, hem hakikate canu gönülden adanmışlığı, hem de çağın sınırlarını ifşâ eder.

O sınırlamalar İslam’daki muhtelif teolojik hareketleri, başka bir çağda olabileceğinden daha az verimli kılmıştır.

Hepimizin bildiği gibi, İslam tarihinde Yunan felsefesi önemli bir kültürel etken olagelmiştir. Ne var ki, Kur’an’ın ve Yunan düşüncesinden alınan ilhamla ortaya çıkan kelam okullarının dikkatle araştırılması şu olağanüstü vakıayı ortaya koyacaktır:

Yunan felsefesi Müslüman düşünürlerin bakış açısını önemli ölçüde genişletmişse de, bütün olarak bakıldığında onların Kur’an anlayışlarını muğlaklaştırmıştır.

Sokrates dikkatini sadece insanın dünyasına yoğunlaştırmıştır. Ona göre, insanın araştırma yapması uygun olan şey, insan idi, bitkiler dünyası değildi, böcekler veya yıldızlar âlemi de değildi.

Bu durum, mütevazî arıda ilâhî vahye mazhar bir varlık görüp, okuyucusunu rüzgârlardaki sürekli değişimi, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesini, bulutları yıldızlı semaları ve sonsuz bir mekânda yüzen gezegenleri gözlemeye çağıran Kur’an’ın ruhundan ne kadar da farklıdır!

Sokrat’ın sâdık bir öğrencisi olarak Eflatun, duyu-algısını hor görmüştür. Onun nazarında, duyu algısı gerçek bilgi değil, sadece gelişigüzel bir kanaat temin etmektedir.

Bu yaklaşım ‘işitmeyi’ ve ‘görmeyi’ en kıymetli ilâhî lütuflar olarak görüp, onların bu dünyadaki faaliyetlerinden dolayı Allah’a hesap verileceğini ilan eden Kuran’ın öğretisinden ne kadar farklıdır!

Kur’an’ın daha önceki talebelerinin, klasik spekülatif felsefenin büyüsünün etksinde kalarak, tamamen gözden kaçırdıkları şey işte budur. Onlar Kuran’ı Yunan düşüncesinin ışığında okumuştur.

Onların Kuranın ruhunun klasik [felsefe] karşıtı olduğunu -yeterince berrak olmasa da- idrak etmesi iki yüzyıldan fazla bir zaman almıştır. Ve bu idrakin sonucu, bir tür entelektüel isyan idi. Bunun önemi tam anlamıyla günümüze kadar henüz anlaşılmamıştır.

Kısmen bu isyan, kısmen de kendi şahsî hayat hikâyesi yüzünden Gazâlî, dini felsefî şüphecilik üzerine temellendirmiştir. Bu temel din için oldukça emniyetsiz bir temeldir ve Kuran’ın ruhuyla tamamıyla meşru kılınmış değildir.

İsyankârlara karşı Yunan felsefesini savunan ve Gazâlî’nin baş rakibi olan İbn Rüşd, Aristo yoluyla, Faal Aklın Ölümsüzlüğü diye bilinen öğretiyi kabul etmiştir. Bu öğreti bir zamanlar Fransa’nın ve İtalya’nın entelektüel hayatında devasa bir yer işgal etmiştir. Ama kanaatimce, insani egonun değeri ve kaderi hususunda Kuran’ın kabul ettiği görüşe bütünüyle zıttır.

Dolayısıyla, İbn Rüşd, İslam’daki yüce ve verimli bir fikri gözden kaçırmış ve farkında olmaksızın insanın kendisi, tanrısı ve dünyası hakkındaki derinlikli görüşünü muğlaklaştıran o umut kırıcı hayat felsefesinin gelişmesine yardım etmiştir.

Eş’arîler arasında daha inşa edici olanlar şüphesiz doğru yoldaydılar ve idealizmin daha modern biçimlerinden bazılarını önceden haber vermekteydiler. Yine de bir bütün olarak, Eş’arî hareketin konusu kısaca, Yunan diyalektiğinin silahlarıyla, ortodoks itikâdı müdafaa etmekti.

Mutezilî âlimler, dini sadece bir öğreti bütünü şeklinde tasavvur edip, onun hayatî bir vakıa olduğunu gözardı ettiği için Gerçekliğe yaklaşmanın kavramsal-olmayan tarzlarını hiç dikkate almamış ve dini tamamıyla menfi bir tavırda nihâyete eren sadece bir mantıksal kavramlar sistemine indirgemiştir.

Onlar, ister bilimsel isterse dinî bilgi sahasında olsun, düşüncenin müşahhas tecrübeden tam bağımsızlığının mümkün olmadığını görmekte başarısız olmuştu.

Hilafetin kaldırılması ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş dönemindeki diğer uygulamalar hakkındaki Muhammed İkbal’in görüşleri

Büyük Millet Meclisi’nin, hilafet müessesesiyle ilgili olarak içtihat gücünü nasıl kullandığını görelim: Sünnî fıkha göre imamın veya halifenin tayin edilmesi mutlak surette zorunludur.

Bu bağlamda ortaya çıkan ilk soru şudur: “Halifelik tek bir kişiye mi tevdi edilmelidir?”

Türkiye’nin içtihadı şudur ki, İslam’ın ruhuna göre Hilafet veya İmamet makamı bir grup insana veya seçilmiş bir meclise tevdi edilebilir. Bildiğim kadarıyla Mısır’daki ve Hindistan’daki İslam âlimleri şimdiye kadar bu hususta görüş beyan etmediler.

Bence Türklerin bu görüşü kesinlikle doğrudur. Bu hususta tartışmak neredeyse gereksizdir. Cumhuriyet şeklindeki yönetim biçimi, sadece İslam’ın ruhuyla tamamen uyumlu değil aynı zamanda, İslam dünyasında serbest bırakılan yeni güçler dikkate alındığında bir zorunluluktur.

Türklerin bu görüşünü anlamak için, İslam’ın ilk felsefi tarihçisi olan İbn Haldun’un rehberliğine başvuralım. Meşhur Mukaddime’sinde İbn Haldun, İslam’da evrensel Hilafet fikri hakkında üç farklı görüş zikreder:

(1) Evrensel imamet ilâhî bir müessesedir ve dolayısıyla vazgeçilmezdir.
(2) Bu müessese, sadece bir maslahat meselesidir.
(3) Böyle bir müesseseye ihtiyaç yoktur.

Son görüş Haricîler tarafından benimsenmiştir. Öyle görünüyor ki, Türkiye birinci görüşten ikincisine geçmiştir, yani evrensel imameti sadece bir maslahat meselesi olarak gören Mutezilî görüşü benimser olmuştur.

Türkler siyâsî düşünüşümüzde geçmiş siyâsî tecrübemizin rehberliğinin zorunlu olduğunu iddia eder. Bu tecrübe de evrensel imamet fikrinin pratikte kesinlikle başarısız olduğu vakıasını göstermektedir.

Bu fikir İslam imparatorluğu bozulmamışken işe yarar bir fikirdi. Bu imparatorluğun yıkılmasından sonra bağımsız siyasi birlikler ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bu fikir işe yarar olmaktan çıkmıştır ve modern İslam’ın organizasyonunda canlı bir etken olarak iş göremez.

Bu fikir, herhangi bir faydalı amaca hizmet etmekten uzak olup, bağımsız Müslüman devletlerin bir araya gelmesine de engel teşkil etmektedir.

İran, Hilafet hakkındaki öğreti farklarından dolayı Türklerden uzak durmaktadır. Fas her zaman onlara şüphe ile bakmıştır ve Arabistan kendi hevesinin peşindedir. Ve İslam’daki bütün bu parçalanmalar sadece çok zaman önce ortadan kalkmış bir iktidar sembolü uğrunadır.

Modern Türkiye’nin bu tavrı, farklı hayat şartları altında yaşamış ve düşünmüş olan fakihlerin medrese ölçütleriyle muhakemesinden değil, tecrübî gerçeklerden ilham almıştır.

Bu yeni ideal Gökalp’in şiirlerine berrakça yansımıştır. Comte’un felsefesinden mülhem şiirleriyle o, Türkiye’deki mevcut düşünceyi şekillendirmede önemli bir rol oynamıştır. Onun şiirlerinden birini buraya aktarıyorum. Bu satırlar modern İslam’ın yönelimini berrakça belirtmektedir.

Şimdilik her Müslüman milletin kendi benliğinin derinliğine inmesi, canlı bir cumhuriyetler ailesi oluşturacak kadar hepsi sağlam ve güçlü oluncaya kadar, geçici bir müddet için her birinin bakışını sadece kendine çevirmesi gerekir.

Milliyetçi düşünürlere göre, hakikî ve canlı bir birlik öylesine bir sembolik üst-makamla elde edilecek kadar kolay değildir.

Bu birliğin gerçekten tezahürü, ortak bir manevî beklentinin birleştirici bağıyla, ırk çatışmaları halledilmiş ve ahenkli kılınmış özgür bağımsız birliklerin çokluğundadır. Bana öyle geliyor ki, Tanrı yavaş yavaş İslam’ın hakikatini bize getiriyor.

Bu hakikat ne milliyetçiliktir ne de emperyalizm, fakat Milletler Cemiyetidir (League of Nations). Bu Cemiyet sunî sınırları ve ırk farklılıklarını, üyelerinin toplumsal ufkunu sınırlamak için değil, sadece kolay atıfta bulunmak için tanır.

Ziya Gökalp’in “Din ile İlim” başlıklı şiirinden bir pasaj, İslam dünyasında günümüzde kademeli olarak şekillenmekte olan dinî bakış açısını biraz daha aydınlatacaktır:

Şairin, Comte’un insanın entelektüel gelişiminin -teolojik, metafizik ve bilimsel olmak üzere- üç safhası olduğu fikrini İslam’ın dinî bakış açısına ne kadar güzel uyarladığı bu satırlarda berrakça görülmektedir.

Ve bu satırlarda tecessüm eden din görüşü, Türkiye’deki eğitim sisteminde Arapça’nın mevkiine karşı şairin tavrını tayin eder. Şöyle diyor:

Eğer dinin amacı kalbin arındırılması ise, o takdirde dinin insanın nefsine nüfûz etmesi zorunludur. Ve şaire göre, ancak dinin arındırıcı fikirleri ana dile büründürüldüğü takdirde, din insanın içine nüfûz eder.

Hindistan’daki insanların çoğunluğu Türkçenin böylece Arapça’nın yerine konmasını kınayacaktır. Daha sonra ortaya çıkacak sebeplerle şairin içtihadı ciddî itirazlara açıktır, fakat şu kabul edilmek zorundadır ki, onun telkin ettiği ıslahatın İslam tarihinde benzeri yok değildir.

Muhammed İbn Tumert bir Berber milliyetçisiydi, iktidara gelmiş ve Muvahhidîlerin dinî idaresini tesis etmiştir.

Okuma yazma bilmeyen Berberîler için Kur’an’ın Berber diline tercüme edilip öyle okunmasını, ezanın da Berber dilinde okunmasını ve bütün din görevlilerinin Berberi dilini bilmesini emretmiştir.

Başka bir pasajda şair Ziya Gökalp ideal kadını tasvir eder. Erkeğin ve kadının eşitliği arzusuyla, günümüzde anlaşıldığı ve amel edildiği haliyle İslam aile hukukunda köklü değişiklikler görmek ister:

Hakikat şudur ki, günümüzdeki Müslüman milletler arasında sadece Türkiye dogmatik uykusundan silkinmiş ve benlik şuurunu kazanmıştır. Sadece o, entelektüel özgürlük hakkını sahiplenmiştir; sadece o, ideal olandan gerçek olana geçmiştir.

Bu geçiş keskin bir entelektüel ve ahlâkî mücadele gerektirir. Onun için hareketli ve genişleyen bir hayatın karmaşıklıklarının yeni durumlar ortaya çıkarması kesindir.

Zannediyorum, İngiliz düşünürü Hobbes şu keskin gözlemi yapmıştı: “Peş peşe aynı düşüncelere ve hislere sahip olmak, hiçbir düşünceye ve hisse sahip olmamaktır.”

Günümüzde Müslüman ülkelerin kahir ekseriyetinin durumu böyledir.

Onlar eski değerleri mekanik olarak tekrar etmektedir, buna karşılık Türkler yeni değerler yaratma yolundadır. Onlar kendilerinin derindeki benliklerini onlara bildiren büyük tecrübelerden yaşayıp gelmiştir.

Onlarda hayat yeni arzular doğurarak, yeni zorluklar ortaya çıkararak ve yeni yorumlar telkin ederek hareket etmeye, değişmeye ve genişlemeye başlamıştır.

Bugün onların karşısında duran ve muhtemelen yakın gelecekte diğer Müslüman memleketleri de karşılayacak olan şey, İslam hukukunun evrilme yeteneğine sahip olup olmadığı meselesidir.

Bu soru büyük bir entelektüel gayret gerektirir ve Hz. Ömer’in ruhuyla İslam’a yaklaşılması şartıyla kesinlikle olumlu cevap verilecek bir sorudur.

Hz. Ömer İslam’ın ilk eleştirel ve bağımsız zihniydi ve Peygamberin son anlarında “Allah’ın kitabı bize yeter” gibi dikkate değer kelimeleri telaffuz edecek ahlâkî cesarete sahip birisiydi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir