"Enter"a basıp içeriğe geçin

Hadislerden Kuşkulanan Akıl, Kuran’dan da Kuşkulanır

“Rivayet/söylenti yoluyla bize intikal eden hadislerden şüphe duyduğunuz takdirde, bize yine rivayet yoluyla gelen Kuran-ı Kerim’den de şüphe duymanız gerekmez mi?”

Peygamberimiz Hz. Muhammed’e bir söz/hadis isnat edildiğinde “Bu sözün Peygamberimize ait olduğuna emin olamayız.” derseniz sık sık yukarıdaki soru ile karşılaşırsınız. Ben de sık sık bu soruyla karşılaştığım için derli toplu bir cevap yazmak istedim.

Yukarıdaki soru, hayatı boyunca inancının doğru olup olmadığını, doğru bir yol üzerinde (sırat-ı müstakim üzere) olup olmadığını hiç sorgulamamış ya da bunlar aklına geldiğinde hemen onu yok saymış, üstünü örtmüş, görmezden gelmiş kimselerin sorabileceği bir sorudur. Oysa her insanın sosyal çevresinden miras olarak devraldığı inancını sorgulaması gerekir. Bu, her insanın hem hakkı hem de sorumluluğu gereği böyledir.

Bu hakkın/sorumluluğun olmadığını iddia ettiğiniz takdirde, örneğin, Şii/Sünni/Budist ailede doğmuş birinin, hayatına Şii/Sünni/Budist olarak devam etmesi gerektiğini ya da Şii/Sünni/Budist olarak devam ettiği takdirde herhangi bir sorumluluğunun bulunmadığını takdir etmiş olursunuz. Bu düşünce ne inanç özgürlüğüyle ne de Kuran’ın insana yüklediği sorumluluk yüküyle bağdaşır. Her insanın inancını sorgulama hakkı ve hayatın ona sunduğu imkânlar ölçüsünde sosyal çevresinden devraldığı inancını sorgulama sorumluluğu vardır.

Kültürel olarak Müslüman doğmuş büyümüş biri, bu sorgulama hakkını nasıl kullanabilir, sorumluluğunu nasıl yerine getirebilir?

Öncelikle, inancımızın ana kaynağı olan Kuran-ı Kerim’in hakiki bir vahiy olup olmadığını kendi kendimize sormamız gerekir. Bu sorunun cevabına ulaşmak için kendimizce doğru bulduğumuz bir yol izleriz. Nihayetinde Kuran-ı Kerim’in Allah tarafından Resûl’ü aracılığıyla gönderilmiş bir vahiy olup olmadığı konusunda hiçbir şüpheye yer kalmayacak şekilde tatmin edici bir sonuca ulaşana kadar bu yolda yürür ve böylelikle inancımızı sorgulamış oluruz.

Kendimizce tatmin edici bir sonuca ulaştıktan sonra İslam, bizim kişisel çabamızın ürünü olarak inanç dünyamızda yerini alır. Kuran-ı Kerim, İslam dininin vahiy içeren tek ilahi kitabıdır. Peygamberimizin bize bıraktığı tek mirastır. Bunun dışında kalan tüm metinlerin Peygamberimizin vefatından sonra kayıt altına alındıklarını biliyoruz. Aksini iddia eden hiçbir delil/kaynak mevcut değildir. Bu durumda hadis adı verilen (Peygamberimiz adına başkaları tarafından söylenmiş) sözler inancımız açısından bizim için bağlayıcı metinler olamaz.

Hadis adı verilen kaynaklar (Kütüb-i Sitte içindekiler ve dışındakiler) İslam Tarihini öğrenmek için başvurabileceğimiz metinlerdir. Ancak bu tarihi yazarken /okurken şunu hiçbir zaman unutmamamız gerekir: Bu metinler diğer tarihi vesikalar kadar değerlidir, onun dışında hiçbir kutsal tarafı bulunmamaktadır. Bu metinlerde -diğer tarihi vesikalarda olduğu gibi- doğrular ve yalanlar iç içedir.

“Bana miras kalan inancın içinde rivayet yoluyla intikal eden bir ilahi kitap var. Rivayet yoluyla bana kadar intikal eden bu kitabın doğru olduğuna inanıyorsam yine rivayet yoluyla gelen hadislerin de doğru olduğuna inanmalıyım.” zihniyeti, Kuran-ı Kerim’de sürekli vurgulanan “atalar/babalar” inancı, aklı ve mantığından ibarettir. Ve böylesine ancak “Leküm dînüküm veliye dîn / Sizin dininiz size, benim dinim bana!” diyebiliriz.

Atalar dini ve inancın sorgulanmasıyla ilgili onlarca örnek ayetten ikisini aşağıya aktarıyorum.

Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun!” dendiğinde: “Hayır! Biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.” derler. Peki, ataları bir şeye akıl erdiremiyor, doğruya ve güzele ulaşamıyor idiyseler!…

2/Bakara, 170

Onlara, “Allah’ın indirdiğine ve elçiye gelin!” denildiğinde şöyle derler: “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter.” Peki, ataları hiçbir şey bilmiyor, doğru yolu bulamıyor idiyseler de mi?

5/Mâide, 104

İlk Yorum Sizden Gelsin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir