"Enter"a basıp içeriğe geçin

Çağdaş Dünyada Din ve Dindarlar

Şaban Ali Düzgün’ün Çağdaş Dünyada Din ve Dindarlar isimli kitabından altını çizdiğim bazı satırlar

  • Dinler, toplumlar için hem yeni değerler oluştururlar hem de var olan değerleri gözden geçirerek akıl ve sağduyu çizgisine çekerler.
  • Kendi kavramlarını ve bu kavramların hayat verdiği toplumsal yapıyı yaratamayan bir din yahut düşünce, uzun soluklu olamaz. Allah’ın bu anlamda el-Kayyum (değerlere kaynaklık eden) olduğu ve gönderdiği dini de ed-dinu’l kayyim (değer üreten) olarak tanımladığı unutulmamalıdır.
  • Yahudilerin kendilerini seçilmiş olarak görmeleri, Hıristiyanların kendilerini dünyanın tuzu olarak adlandırmaları, aynı şekilde Müslümanların insanlar içinden çıkarılmış en hayırlı topluluk olduklarını söylemeleri, bütünüyle İbn Haldun’un sözünü ettiği asabiyetle ilgilidir.
  • Akılda tutulması gereken, dinlerin geleneği muhafaza etmedikleri, aksine onu revize ettikleri ve yeni değerler koymak suretiyle modernleştirici ve dönüştürücü bir özellik sergiledikleridir. Toplumun değerlerini muhafaza edecektiyseler, yeni bir din göndermenin ne anlamı olurdu?
  • Hurafe denilerek dinle karşı karşıya getirilen farklı kültürel pratikler, insan fıtratına ve evrensel ahlak yasalarına aykırı olmadığı sürece toplumsal hafızanın bir ürünü olarak ve diğer topluluklardan farklılığın bir göstergesi olarak yaşatılmalıdır. İnsan doğasından kopuk bir ‘din ölçütü’ yaratarak bütün kültürleri tek tipleştirmeye çalışmak ve farklı kültürlere aynı elbiseyi biçmek, yaratılması hedeflenen İslam medeniyetini kısırlaştırır. Bir medeniyetin gücü ve kudreti, beslendiği kültürlerin çeşitliligine ve bu çeşitliliğin yarattığı kudrete bağlıdır. Kültür çeşitliligini öldürmek, İslam medeniyeti havzasına su taşıyan farklı kültür ırmaklarını kurutmaktan öte bir işe yaramaz.
  • Dinlerin vahyedilmelerinin temel sebebi, toplumsal yapıyı adalet, özgürlük, haklarda eşitlik, karşılıklı saygı gibi temel evrensel değerler çerçevesinde yeniden inşa etmektir. Bu yönleriyle dinler, modernleştirici, yenileştirici ve dönüştürücüdürler.
  • Dini iktidar aygıtına dönüştürmek de kişinin vicdanına hapsetmek de politik bir ağırlığa sahiptir ve her ikisi de yanlıştır; çünkü din, yapısı gereği, inananlarından önce iman, sonra bu imanın doğrulandığı bir eylemler alanı (salih amel) bekler. Salih ameller, faydasını başka insanların gördüğü eylemlerdir ve ister istemez kişinin vicdanının dışına taşar.
  • Batı’da gelişen Kilise karşıtı akımları, genellemeye giderek diğer dinlere karşı konumlandırmak doğru değildir. Mesela, kurumsal din olarak Katolikliğe ve onun tarih boyunca ürettiği dogmatik teolojik geleneğe karşı çıkışın İslâm’a transfer edilmesi yanlıştır.
  • Yeni bir çağdaşlık kurmak için Müslüman toplumların kendi gelenekleri içinde problem alanı olarak karşılarına çıkan noktaları, açık bir zihinle karşılarına alıp sorgulamaları gerekir. Dinin her an yenileştirme işlevi, müminlerine bu hakkı vermekte ve din bunu ictihad olarak kurumsallaştırmaktadır. Sorgulanan gelenekten ayıklanan ayak bağlarının ardından, İslam toplumları, kendi çağdaşlıklarına doğru açılma imkânını yakalayacaklardır. Kendi modernliklerini arama çabası içine girme öz güvenini yakalayan Müslüman toplumlar, sürekli geçmişte seyahat eden anakronikler olmaktan kurtulacak ve gerçekleştirmek için can attıkları ideallerini aktüelleştirecekleri kendi gelecek tarihlerini yapma sürecine gireceklerdir. Böylelikle, sürekli kendilerinden önce geçenlerin yükünü taşıyan ve kendine ait bir şey üretemeyen kargo kültlerin ve kültürlerin toplumu olmaktan çıkma yönünde ivme yakalayacaklardır. İslam dininin, Hıristiyanlığın başına gelen, kültürel anlamda, sadece bazı kültlere, siyasal anlamda ise bir hegemonya unsuruna indirgenme riskinden kurtulabilmesinin yolu buradan geçmektedir. Yeni çağdaşlık biçimi, bütün bu rahatsızlıkları ortadan kaldırma cesaretini gösterebilirse, farklı bir medeniyet ihtimali gün yüzü görmeye başlayacaktır.
  • Vahyin kaynaklık ettiği değerler, zamanla örf ve gelenekle karıştırılabilmektedir. Bu karıştırma sonucunda, örf ve gelenek, vahiy kadar güçlü bir zemin tutabilmektedir. Oysa vahiy ve vahyin şekil verdiği kültür ve gelenek arasında ayrım yapılmalı ve aradaki farkı görme basiretini kazandıran bir bilinç geliştirilmelidir. Kuran’ın şu ayeti bu anlamda ilkeselleştirilmelidir: “Sözü dinleyip de en güzeline uyanları müjdele.” (Zümer 18). Gelenek bizim için bir söz ve haberden ibarettir. Bu haberi dinleyip sağduyuya uyanını ve yararlı olanını almak, olmayanı da bırakmak, bu ayetin inananlara yüklediği bir sorumluluktur.
  • İslâm dünyasının marjinal şahsiyetleri olarak ilan edilenler; akla, sağduyuya ve vicdana aykırı şeyler söyledikleri için değil, toplumun veya siyasal iktidarın söylediğinin aksi bir söyleme sahip oldukları için böyle bir muamele görmüşlerdir.
  • “Allah’ın fazlı ve rahmeti olmamış olsaydı, az kısmınız hariç, büyük bir kısmınız şeytana uyardı.” (Nisa 83). İmam Maturidi bu ayeti yorumlarken şunları söylemektedir: “Allah, Peygamber ve kitap göndermemiş olsaydı bile, insanların bir kısmı hakikati/doğruyu bulurdu.” İnsanın doğasına, fıtratına, yapısına Allah’ın böyle bir hidayeti, yani önünü görme ve kendi kanatları ile uçma yeteneğini verdiğini neden kabul etmiyoruz? Dolayısıyla bununla üretilen kültür, bununla üretilen adetler, örfler, alışkanlıklar; insan sağduyusuna, mantığına, genel ahlaki normlara uygun olduğu sürece saygıdeğerdir ve dinle karşı karşıya getirilmemelidir. Dinin sağduyuya dayanan bir kültürü yaşatması tutunacağı zemini genişletir, daraltmaz.
  • Vahyin amacı insanın iyiyi ya da kötüyü bilmesini sağlamak değildir. İnsanın neyin iyi ya da kötü olduğunu bildiğini vahiy zaten kabul etmektedir. Ama iyi olarak bildiğini yapmadığını, kötü olarak bildiklerinin de ardına düştüğünü gördüğü için bu sürüklenmenin kaynağı durumundaki iradeyi muhatap alır ve onu eğitmeyi amaçlar. O halde vahyin amacı bir irade eğitimidir ve yapıları gereği insanlar böyle bir eğitime her halleriyle muhtaçtırlar.
  • Kuran ayetleri nüzul ortamından bağımsız olarak ele alınıp yorumlanmalıdır. Zira Kuran, Peygamber’in ve toplumun yapısına bağımlı bir kitap değildir. Böyle olsaydı, Kuran’ın içeriğinin ağırlıklı olarak hitap ettiği ilk toplumun hâkim problematik yapısı tarafından şekillendirilmiş olması gerekirdi. Oysa durum bunun aksini göstermektedir. Kuran Peygamber’in şahsiyetini ve o zamanki toplum yapısını model alarak inmedi. Vahiy inene kadar Peygamber, bu iş için hazırlanmış da değildir ve böyle bir süreçten haberdar da değildi. Zira Peygamber’in yaşamında kırılma yaratan çok önemli olayların ezici kısmına Kuran’da yer verilmediğini görüyoruz.
Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir